Akademik çalışmalara yönelik kullanılabilecek DipNot'ları araştırabilirsiniz
A B C Ç D E F G Ğ H I İ J K L M N O Ö P R S Ş T U Ü V Y Z
DipNOT

Heyecan basit, sade fakat yeteri derecede doğru olarak "bütün organizmanın sarsılmış, alt üst edilmiş hali" diye tarif edilmiştir. Heyecan insan vücudunun yalnız bir parçası, bir bölümüyle değil, bütünüyle ilgilidir. Yani heyecan insanın bütün varlığında birden duyulur. Gerçek heyecan canlandırıcı, harekete geçirici bir tecrübedir.

 

Luela Cole - J.Morgan / Çocukluk ve Gençlik Psikolojisi / MEB / S.74 / 1975

Genellikle ilk ergenlik belirtileriyle başlayan gençlik çağı, büyümenin durmasına kadar sürer ve 12-21 yaşlarını kapsar. Bu çağa Batı dillerinde büyüme anlamına gelen "Adolescence" adı verilir. İngilizcedeki "Teenage" sözü de 13-19 yaşları arasındaki gençlik dönemini belirtir. Gençlik çağının tanımı bedensel ve cinsel gelişmeye göre yapılınca başlangıcı da bitişi de belirsiz olmaktadır. 

Atalay Yörükoğlu / Gençlik Çağı / Özgür Yay. / S.13 / 2007

Gençlik yılı olarak bilinen 1985 yılında dünya nüfusunun yüzde 30´u, yani bir buçuk milyar insan 24 yaşın altındaki gençlerden ve çocuklardan oluşmaktadır.

 

Atalay Yörükoğlu / Gençlik Çağı / Özgür Yay. / S.16 / 2007

Gençlik çağının sonunda , gencin şu nitelikleri kazanması beklenir: Genç, ana-baba ve öteki erişkinlerden duygu, düşünce ve davranışta bağımsızlık geliştirmiş olmalıdır. Ailesi dışında toplumsal ilişkilere girebilmeli, özellikle yaşıtlarıyla arkadaşlık kurup sürdürebilmelidir. Karşı cinse eğilim ve yaklaşma isteği duymalı ve sevgi bağı kurabilmelidir. Cinsel kimliğini ve rolünü iyice benimsemiş, evliliğe istekli ve hazır olmalıdır. Zihin yeteneklerini ve el becerilerini geliştirmiş, toplum yaşamı için gerekli bilgi, görgü ve ruhsal olgunluğa erişmiş olmalıdır. Kendine özgü değerler, yaşam anlayışı ve bir dünya görüşü oluşturmalıdır. Bir amaç veya amaçlara doğru yönelebilmeli, nereden gelip nereye gittiğini bilmelidir. Başka bir deyişle, çevresiyle bütünleşirken kendi öz benliğinin bilincine varmalı, kimlik duygusu geliştirmelidir.

Atalay Yörükoğlu / Gençlik Çağı / Özgür Yay. / S.20 / 2007

Ergenlik Çağı

Ergenlik çağı; bir çok kimseler için aşka dair birtakım gençlik hayallerinin, gençlik kudret ve kuvvetinin hayatın realiteleriyle alt üst edilemediği bir hayat dönemidir. Bir çok bakımdan ergenlik çağı genci; hayatın baharı ile olgunluk mevsimi arasında her alanda bir bolluk devresi içinde yaşamaktadır.

 

Ergenlik çağı yalnız büyük imkanlar devri değil, bir taraftan da gençlerin gelişme ve büyüme fırsatlarına sahip olma pahasına, bazen pek büyük fedakarlıklara katlanma devresidir de. Gencin çeşitli fırsat ve imkanlara erişmek, kendi yeteneklerini kullanmak, hayatın zevkine varmak gibi hem içten hem de dıştan bir takım kayıtlarla sınırlandırılmıştır. Onun kendini bulmasını engelleyen bir takım tehditler vardır.

Arthur T. Jersild / Gençlik Psikolojisi / Yeni hamle Mat. / S.1-2 / 1971

Rönesans´tan sonra  yetişmiş olan Descartes, Bacon, Spinoza, Hobbes, Locke ve Hume gibi filozofların tesiriyle 18. Asırda kendisini gösteren "Aydınlanma Felsefesi"nin  bütün kültür sahalarında olduğu gibi, eğitimde de bağımsız hale getirilen aklı hakim kıldığını görürüz. Aydınlanmacıların akılcı düşüncesi, tabiat-üstü ve tabiat-ötesi her şeyi reddederek -Rönesans´taki hakim tabiatçı anlayış gibi- "tabiata dönmek" fikrini esas alıyordu.

 

Aydınlanmacıların çeşitli kültür sahalarına ait görüşleri şöyle hülasa edilir:

1) Felsefede Ampirizm ve Rasyonalizmi hakim fikir olarak kabul etmek; bunun yakın kaynağı Locke´un tecrübeci bilgi teorisidir.

 

2) İnsanın mutluluğu bu dünya için çalışmaktadır. Bu sebeple "dini ahlak" yerine "tabii ahlak" gerçekleştirilmelidir. Bu anlayış "hazcılık" ve "faydacılık" gibi ahlaki anlayışları getirmiştir.

 

3) Aydınlanma, dini, aklın emrin altına almaya çalışmış, vahye dayanan dinler yerine akla dayanan "Tabii Din" hakim kılınmak istenmesi dolayısıyla Teizm yerine Deizm, Panteizm ve Ateizm daha sonra bir  ölçüde Nihilizm tesirli olmuştur.

Süleyman H. Bolay / Gençliğin Ruhi ve manevi Problemleri / İSAV / S.5 / 1987

Eğitim, ferdi açıdan bakacak olursak, ferdin doğuştan getirdiği fikri ve tabii kabiliyetlerinin geliştirilmesiyle şahsiyetini kazandırmak, bu şahsiyetini cemiyete intibak ile müspet istikamette kullanmasını temin etmektir, diyebiliriz.

Eğitime, içtimai yönden bakacak olursak, onun insan şahsiyetinin zümreleşme vetiresi içinde zümrenin canlılığına uygun bir şekilde çerçevelenmesi ve yönlendirilmesi olduğunu söyleyebiliriz.

Süleyman H. Bolay / Gençliğin Ruhi ve manevi Problemleri / İSAV / S.3 / 1987
 Felsefi özü ne olursa olsun, zamanı yaşayan bir varlık gibi ele alırsak, onun da ölümü, uyuması, homurdanması, yeniden ayağa kalkması, dirilmesi var. Zamanın öldüğü, zamana ölümü çağıran yıllar, gerçekte onun, insandan boşaldığı yıllardır. Bu yıllarda sanki zaman dokusu seyrelir, zaman aralıkları artar, etkisi azalır. Daha kesik kesiktir, boşluklar bırakır, tatiller yapar. Yoğun yaşadığı, dirildiği çağlar, vakitler ve saatlerse, insanla, bütün varlığıyla insan eseriyle dolduğu, dile geldiği çağ, vakit ve saatlerdir.
Grek medeniyeti zamanı ayakta tutmak için, kendi kalbini mermere veriyor, zamanı, canlandırdığı mermerle dolduruyordu.böylece zamanı tabiat ile dolduruyordu. Böylece onlar için zaman anıtlarda yaşayarak, anıtlaşıyordu. Böylece eski Yunan medeniyeti zamanı bir tablo gibi canlandırıyordu. Estetik açıdan tartışma götürmez bir sembol dünyasına dönen Yunan insanı ile zaman arasındaki bu macera, ruhuna hakikat üflenmiş bir zamanın  dayanıklığına ulaşamadı. Zaman, mermerin üstünde can verdi. Mermer kadar yaşayamadı.

Roma, zamanı diri tutmakta, tarihten faydalanıyordu. Bu bir nevi, zamanın kendİ kendisiyle karşılaşmasıydı. Roma´da, zamanın yaşatıcı besini, tarih, savaş ve zaferdi. Savaş ve zafer yoksa zaman durmuş demekti. Böylece Grek (Yunan) medeniyetinde tabiat, Roma´da ise tarih, zamanın birinci belli başlı payandası oluyordu.

Doğu´da ise insanlığın zaman ile olan haşrüneşrinde en önemli olay İslam´ın çıkışıdır. Batı, ruhun zamana zaferini tam başaramayınca, Doğu, ruhun, hakikat özünü son olarak zamana üfleyen ve onu dirilten ilahi bir bağış oldu insanlığa. Ruh böylece zamanın içindeki diri öz oldu. Adeta zaman, ruhun gövdesi olarak, ondan ayrılmaksızın onunla birlikte var olacak ve onunla birlikte ölüm engelini de aşarak, ölüm ötesine sarkabilecektir. Bu atılımla tabiat ve tarih, zaman ve ruhun malzemesi ve hatırası haline gelmiştir.
SEZAİ KARAKOÇ, KIYAMET AŞISI, DİRİLİŞ YAY. S.53-54-55, 1974

Olgunluğu maddi ve manevi unsur olmak üzere iki hususta ifade edebiliriz. Bunlar olgun insan ve olgun fikir şeklinde ifade edilebilir.

Olgun bir insan denince ilimde, ahlakta, idarede, kısacası, insanın kemale eriştiğini ifade eden tüm deyimlerde, kendi değerini kazanmış bir şahıs akla gelir. Olgun bir fikir dediğimiz zaman ise, ileri sürülen bir mütalaanın (düşüncenin) kişiye, topluma fayda yarattığını, değer taşıdığını anlamak mümkün olur. Bunlar manevi birer niteliktir.

Buna karşı olarak ise olgunlaşmamış bir insan, ham bir fikir, ham meyva gibi, bilindiği gibi beşeri münasebetlerin ekserisinde bu kelime bizi sık sık ilgilendirmektedir. Hayatın gereksinimlerine, toplumun değerlerine aykırı hareket edenlere karşı ne kadar çiğ (toy) adam deriz. Adeta olgunlaşmamış yani yenilmeye elverişli olmayan herhangi bir meyveye ham, yenilmez dediğimiz gibi. Neticede, hayat dediğimiz bu dünya oluşunda, kişileri ve toplumu ilgilendiren niteliklerden birisi de olgunluktur. Şahsi ve toplumsal hayatımızda bu niteliğe bağlı kalmaktan geri duramayız.

Olgunluğun kaynağına baktığımızda ise zekayı, şuuru, ruh ve vicdanı bir arada harmanlanmış ve birbiriyle uyumlu hareket eder görmekteyiz.

BASRİ ÜZEL, GENÇ NESİLLE KONUŞMALARIM, SES-IŞIK MATBAASI, S.54-55, 1946

Pratik bir tarifle duygu ve düşüncelerin temsili, tasviri ve pozitif bir olaydır azim. Başka bir deyişle azim, peşinden koştuğumuz bir emelin fiile çıkmasına yarayan yardımcı ve yaratıcı bir haslettir. Bu psikolojik hasleti taşıyan kimseleri nefse itimadın bir sembolü olarak tavsif etmek (vasıflarını belirtmek) mümkündür. Bu itibarla "hayatta muvaffak olmanın başlıca ve tek sırrı azim sahibi olmaktır", demekte bir an tereddüt edilemez. İnsanlarda gönül bağı sağlam bulundukça hayatta başarılamayacak hiç bir şey yoktur denebilir. Yeter ki bu gönül bağı dayanışmayı icap ettirecek bir halde bulunsun. Hayat kelimesiyle, ifade ettiğimiz  bu aleme karışırken ilk güven kaynağımız azmimizdir. Bu kaynak ne kadar gür bir halde bulunursa muvaffak olmamız ihtimali o kadar artar. Esas itibariyle muvaffakiyet ne şans, ne talih ve ne de tesadüflerden ibarettir. Hayat, bütün ifade kuvvetiyle denebilir ki, azim sahibi olanındır. Şans, talih ve tesadüf, bütün bunlar, azmin arkasından getirdiği şeylerdir. Bunların sanılan bir kuvvet gibi görünmesinin sebebi de azmin varlığıdır. 

BASRİ ÜZEL, GENÇ NESİLLE KONUŞMALARIM, SES-IŞIK MATBAASI, S.59-60, 1946
1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13