Akademik çalışmalara yönelik kullanılabilecek satır aralarını araştırabilirsiniz
A B C Ç D E F G Ğ H I İ J K L M N O Ö P R S Ş T U Ü V Y Z
SATIR ARASI

 

  

 

       Tesadüf ne tesadüf bir kelime. Sıklıkla başvurulan; zihnimizin darlığını, boşluğunu ve çaresizliğini toprak gibi örtmeye yarayan. Tesadüf ile başlayan imalar tedbirsizliğe; tesadüf ile biten beyanlar inkara dayanmakta. Tesadüf, kainatın nizamını zamanın an´lık kör noktalarına indirmekte. Böylece insan, tesadüf ettiğine inandığı tüm ilişkilerinde kendini hayatın merkezine koymakta, her şeyin kendi çevresinde döndüğüne inanmakta. Bencilliğin ayyuka çıktığı nokta tesadüf.    

    Tesadüf ile sürüklenen akıllar hikmetin ve sanatın olamayacağına, var olan bir şey varsa onun da menfaat ve faydadan ibaret olduğuna kani olmakta. Muhkem bir birlikteliğin, yıkılmaz ve sarsılmaz bir dayanışmanın ve tüm bu yapı içinde toplumsal ve insani olan bütün eylemlerin parçalanmasına şehvetle arzu duyan bir inancın eseri, tesadüf. Şayet her şey tesadüfen var ise, dünyanın, zamanın, insanın ve bunlar arasındaki ilişkilerin de an´lık, şahsi ve kuralsızlığına dair bir inanç vardır. Böyle bir inanç, insanın inançsızlığa sevk etmekte;  insanın fikrini, nazarını ve vicdanını tesadüfün kazanımlarına terk etmekte.

 

 

      

Sivil itaatsizlik bir bakıma toplumun, grupların veya bireylerin üst bir otoriteye direnmesi. Direnç göstermesi. Daha ulvi bir anlayışla, demokrasinin olmazsa olmazı. Gerekliliği. Sivil itaatsizlik, bireye sunulmuş bir tepki verme imkanı. Bir fikre, uygulamaya, baskıya veya dayatmaya karşı direnç gösterme. "Ben senin gibi düşünmüyorum" imasını zahiri bir yolla gösterme şekli...

Sivil itaatsizlik karşısında karşıdakiler bazı geri adımlar atar. Otorite, uygulamasından bir yere kadar vazgeçer. Ya da uygulamayı zamana yayar. Bazen de ikna etmenin yollarını açar. Pazarlıklar, karşılıklı demokratik görüşmeler... Neticede sivil itaatsizlik ile elde edilen başarılar, yine belli bir grubun fikrini veya yaşam tarzını, bu defa böyle bir sivil itaatsizliğe girişmemişlere yönelik üste çıkarmasına yol açar..

 

Her bir sivil itaatsizlik eyleminde yeni sivil itaatsizler grubu ortaya çıkar...

Ateşi su söndürmekte. Bizi bir ateş yakarsa alevlere aynı karşılıkla yaklaşmayız. Ateşe, fikre, kurala, uygulamaya direnç göstermek demek, onu söndürecek bir yöntem geliştirmek demek. Heyecanla, şiddetle, nefretle, anlık tepkilerle itaatsizlik sergilemek ateşe kibrit çakmak.

Dünya meselelerine karşı duyarlı, uyanık olmak ve bunun bilgisiyle çevremizdekileri küçümsemek bir bakıma nefsimizi beslemek. Sivil itaatsizliğin özünde yer alan direnç unsuruna insani erdemler yüklemek, sivil itaatsizliği makamından alıp "etkin sivil" makamına taşımak. Dünyevi bir uygulamaya yine dünyevi bir cevap vermenin ateşe üflemekten farkı kalmamakta.

More text goes here.

Toplumsallaşmanın yutucu bir özelliği kişisel vicdanı ortadan kaldırma ihtimalidir. Kişisel vicdana toplum tarafından şüpheli bir bakış atılmakta ve hatta tehlikeli olduğu ifade edilmektedir. Bireyin vicdani bir temsil oluşturmak istemesi toplumda yer alan ve uzun uğraşlarla inşa edilen sistemlerin durağanlıklarına isyan niteliği taşımaktadır.

 

Kişisel vicdanı kontrol etmek için bireyi bir kuruma, sisteme aidiyet unsurlarıyla entegre etme çabaları neticesinde aşırı kurumsal vurgu, ‘kişisel bağlılık ruhunun’ kaybolmasına vesile olmakta. Böylece kişisel bağlılık ruhundan yoksun olarak kurumsallaşma içinde aidiyet kazanmaya meyilli bireyler, kurum ile aralarında kişisel ve bencil çıkarlar illiyetleri tasarlamakta; daha güçlü olan ile ilişki kurarak, daha güçlü bireyler olarak kurumsallaşmanın maddi huzur veren vaatlerine boyun eğmektedir.

 

Bireye, kurumsallaşmanın ve devamında toplumsallaşmanın yutucu bozgunundan kurtarmak için ona ahlaki ve insani gelişim süreçlerine rahatlıkla erişim imkan ve olanaklarını sunmak gerekir. Böylece kurumsallaşmanın kendi içinde doğurduğu duyarsızlıktan bireyi kurtarmanın ilk adımı atılmış olunur.

 

Hayatın her an yeniliğe ve gelişime açık olduğu gerçeği sistemleri rahatsız eder. Bu yüzden de sistemler değişimi pek sevmezler. Şayet değişim sistemin zeminini kaydırıp onu etki alanı içinde güçsüz bırakacak ve zayıflatacaksa böyle bir yenilik, vicdan ve ahlak gelişimine fırsat tanınmaz. Zira sistemler zamanı kendi mevcut yapıları içine hapsetmeyi, gömmeyi tasavvur ederler.

 

Oysa ki büyük değişimleri tetikleyen ana unsur bireyin kendisidir. Sistemlerin oluşturduğu büyük tahribatlar yine bireylerin cesur çıkışlarıyla, ahlaki erdemlere sıkı sıkıya sahip olmalarıyla bertaraf edilmiştir. Bu yüzden tarih, kahraman olarak sistemlerden değil bireylerden bahseder. Zira bu bakış etrafında bireyin arayacağı en büyük güç ve motivasyon kendi yaratılışında yer alan insanlığındadır.

 

Önce insanı yüceltmeli sonrasında ise onu sistemlere dair tercihlerde bırakmalıyız. Önce insanlığı beslemeli ardından da vatandaşlığı, kurumsal kimlikleri ve toplumsal rolleri bireye sunmalıyız. Fakat bunun tersi olarak yapıldığında ‘ahlak’ yerine ‘kurumsal ahlak’ basma kalıbını yerleştirmeye çabaları ortaya çıkıyor. Kurumsa ahlak kavramı etik değerler ile inşa edilmeye çalışılınca, buradaki etiğin, toplumdan topluma, kurumdan kuruma değişen ve her birinin birbirinden farklı olan çıkar ve amaçları doğrultusunda farklı yön ve istikametlere dağıldığını görmekteyiz.

 

Bu bakımdan kurumsallaşma için harcadığımız bireyleri göz önüne aldığımızda, insanı yaşat ki devlet yaşasın esasını değiştirip, devleti (sistemi) yaşat ki insan yaşasın diyen yeni bir sese büründürdük.

Günümüzde krizler ve çatışmalar modern insanın her yönünü kuşatmış durumda. Kriz ve çatışmalar bireyin en mahrem yaşam alanlarına psikolojik ve sosyolojik sızmalarını yapmakta. Modern şehir hayatının içinde kendimizi en güvenli hissettiğimiz evlerimiz bile artık bu kuşatma altında ya çökmüş ya da direncini yitirmekte.

 

Karşıt ideolojilerin vahşice insanları kapma mücadelesi, bilimin ve tekniğin ilerlemesinin yanında ürettiği manevi kargaşa, insani erdemlerin ahlaki temellerden maddi alemin cazibesine kayması ve birey olarak akli dengemizde tutarsızlıkların baş göstermesi neticesinde, kim olduğumuzu, ne olduğumuzu, amaçlarımızı ve istikametimizi bir ahenk etrafında şekillendiremiyoruz.

 

İnsanlık olarak bu kargaşadan, krizden ve çatışmalardan kurtulmak, rahatlamak ve huzura kavuşmak için bazı kavramları modern algılarımızla üretmeye çabalıyoruz. Barış diyoruz; ama içimizdeki çatışmaların öfkesini, korkusunu ve şüphesini terk edemiyoruz. Refah diyoruz; kendimizi huzursuz edecek her türlü girişimi, girişimcilik ve modernlik algısı etrafında ‘risk’ olarak tanımlıyoruz. Özgürlük diyoruz; kendi köşklerimizde dokunulmaz bir hayatın sefasına özlem duyarken, başkalarının en fazla bizim seviyemize gelebileceği otoriter ve bencil bir eşitlik kurguluyoruz. Demokrasi diyoruz; demokratlığın gereği olarak kendi hayat tarzımızın topluma ve toplumlara efendi olmasını temin için tüm güçleri seferber ediyoruz…

 

Geldiğimiz durumda artık modern bireyler olarak toplumu inşa etmekten yoksun, kalabalıkları inşa ve dizayn etmeye meyilli hem bireysel bir arzuyu hem de kolektif bir beklentiyi üretiyoruz. Böylece kalabalıkların arasında rahatlıkla dolaşıp, bireysel şehvetlerimize uygun olan tüm avlarımızı toplumsal baskı, ahlak, inanç ve yasaların gölgesi altında, kimseye görünmeden avlayabiliyoruz. İşte geldiğimiz bu noktada krizler, çatışmalar ve kargaşalardan kurtulmak isterken bu oyunun bir üreticisi olarak içinde yer alıyoruz.

Hiç bir şeye inanmamak, insanın insanlığından vaz geçmesi ve hayatını ona dayatılmış dünyevi kalıplar içinde bilinçsiz ama akıl ile tastiklenmiş şuursuz etkinlikler içinde olmasıdır. İnsan her daim ümitvar olmalı. Bizi kuşatan bunalımlarımız zihnimizde tasarladığımız amaçlarımızın açmazlarında ve somut olana dair beslediğimiz şehvetlerimizde yer almakta.

 

İnançlarımız samimi olmalı ve hayatın anlamını kuşatabilecek kadar engin bir nitelikte olmalı. Zira insanın zaman içinde ‘an’a sıkışması neticesinde tüm sinir hastalıkları ile psikolojik sorunlar ortaya çıkmakta. Böylece insan, zaman mengenesi içinde beynini ezip, ruhunun suyunu çıkarmakta ve kalp ile akıl arasında ahnegi sağlayan ‘basiret’li olma zemininden kopmaktadır. Bu nedenle de insan, ezel ile ebet arasında kendine bir mekan ilişkisi kuramadığından, inançsızlığa, berduş bir özgürlüğe, hiçliği arayan maddi var’lara yönelmekte. İnsanı kuşatan bu maddi felaketten kurtuluşu yine insanın mana ile kuracağı her türlü iletişim etkinliklerinde yer almaktadır.

Toplum bilinci bizi gevşetir. En azından böyle düşünürüz. Belki de böyle düşünmek isteriz.

Toplumu, kendimizi güvende hissedeceğimiz alan olan düşleriz. Düzenli toplum, uyumlu toplum, paylaşımcı toplum, huzurlu toplum gibi nizam sıfatlarıyla bakmak isteriz topluma. Çünkü ormanın, çöllerin, dağların, ıssız bucaksız yerlerin kendine has yasaları vardır. O yasaları biz yapmamışızdır. Hatta o yasalar bizim için tehlikelidir. Hiç biri bizi ikaz etmeden hayatımıza son verme eyleminden geri kalmaz. Zehirli hayvanlar, sel taşkınları, kuraklık, vahşi doğa ve türlü imkansızlıklar...

Ama toplum öyle mi diye düşünürüz. Kurallarını hem cinslerimizin koyduğu; yasalarını bizi yaşatmaya yönelik oluşturduğu ve törelerinde yine bize sahip çıkan bir dokunun yer aldığına inanmak isteriz. Toplumun kurallarının bizim gibi insanlar tarafından, bizler için konduğunu varsayarız.

Bir de bakarız ki toplum vahşileşmiştir. Toplum yabanileşmiştir. Toplum üstümüze doğru geliyordur. Sokakta, caddede, yollarda, iş yerlerinde, evde, kırda, şehirde... Toplum peşimizden koşmakta, eline geçirir geçirmez bizi boğazlamak niyetindedir. Toplum hortlamıştır adeta. Piyasada, cebimizin ve aklımızın son meteliğini kapmaya niyetli canavarlar, siyasette, insanı insana kemirgenleştiren ideolojik söylemler, kültürel alanlarda, bireye eziklik duygusu uyandıran ve bir türlü sonu gelmeyen modalar...

Toplum bizi yutma telaşındadır. O, güvenilir dost bildiğimiz, o, bağrına uzanıp rahatlamak istediğimiz, o gözlerimizi kapatıp neşeli hayaller kurmak istediğimiz, o, ben de insanım algısıyla huzura kavuşmak istediğimiz toplum işte böyle kimi hallerde ilkel ortamların taşıdığı güvensizlik ve şiddeti nasıl da üretebilme potansiyeline sahiptir...

 Kurumuş ağaç dallarına bir kibrit gibi ümit. Hemen orada bir kıvılcım tutuşmakta ve koca ormanı bir ateş gibi yakıp kavurmakta. Hayata tutunmanın digger bir adı Ümit. Aklın, kalbin ve heyecanın üstüne ölü toprağı serilmişken, birden canlanmak ve ayağa kalkmak. Ölü yatağındaki hastanın ayağa kalkıp iyileşmesi gibi birşey. Sadece hasta değil hastanın tüm yakınları da sevinmekte. Hayata tutunan kadar o şahsa da tutunanların ümit bulması. Ümit varsa, şevk var. Ümit gittiyse ceset var. Kuruyan dudakların dil ile ıslanıp hayatı konuşması. Ümit varlığıyla yaşatan yokluğuyla zindana atan…


 

Sorunları konuşmak bir bakıma doğru iş yapmanın başlangıcı. Bir işe başlamadan evvel neyin düzenleneceğine dair zihin yormak fayda vermekte. Fakat sürekli sorunların konuşulması ve akabinde bir harekete geçilmemesi en ziyanı. İsraf. Müsrif etmek aklı, düşünceyi ve kabiliyeti. Tembellik etmenin başka şekli. Sadece konuşmak. Kolayına kaçmak. 

Bencillik, bir içe kapanış. Çiçeğin tomurcuk halinden yapraklarını açmasına zıt bir hal. Açılan yapraklarını kendi üstüne doğru kapaması, kendi kendine gölge yapması hali. Bencillik, benlikte yer edinmeye başladığında insanın neşesi kaçar, aklı daralır. Düşüncenin ve paylaşmanın yerini, kalıplarda yaşamak ve eline geçirdiğini diğerlerinden sakınmak alır. Zihin an be an güçsüzleşir; aklı üretmeyi değil, var olanı kendiyle birlikte kendinde tüketmeye yönelir. Duygularda körelme başlar. Çevresindekiler ile hayatı paylaşma ve yaşamaya dair ortak duygular su gibi çekilir, yerine çöl gibi haşinliği ve cansızlığı bırakır. Zihinle birlikte bu körelmede beden de acizleşir. Bireyi haşin bir saldırganlık kaplar. Asabiyet tüm zihni yetkileri elinde toplar, bireyi kontrol eder. Fütüvvet ile kurulamayan sosyal ilişkilerin yerine yakıp yıkmaya dayanan yok etme arzusu yerleşir. Birey canavar gibi saldırır çevresine. Gülmez. Güldüğünde yüzünü korkunç bir hal alır. Bencillik... Maneviyat fakirliği, edevat zenginliği.

Gençlik döneminin bölümleri vardır. Bunlardan ilki "ergenlik dönemi" diye tanımlanır. Ergenlik dönemi bireyin bir kapıdan çıkıp başka bir ortama girmesi gibidir. Bu ortam değişikliği fiziken, ruhen ve aklen etkilerini gence hissettirir. Bu dönemin gelişim sürecindeki etkilerini anlamak genç ile sağlıklı iletişim kurmak anlamına gelir. Bu dönemi ifade eden kelimelere baktığımızda a) Baliğ: Ulaşmak anlamındadır. Yani çocukluk döneminden ergenlik dönemine ulaşmayı ifade eder. Bu dönemde genç bireyde sorumluluk alma başlar. Çocukluktan kalma acziyetlerinden kurtulur ve birden kendini dünyanın merkezine koyarak çevresindekilere, özellikle büyüklerine yukarıdan bakmaya başlar, b) Halim: Bu kavram ile gencin "his, heyecan ve akıl" unsurlarının  beslenerek gelişmesi ifade edilir. Şehevi çalkantılar yaşayan genç bunların neticesinden iç buhranlara düşer. Yeni arayışlarda olur. İç ve dış alem ile çatışma ve bir irade mücadelesine girişir.

1 2 3 4 5 6 7 8