Hayat Güzeldir
12.01.2015 Hepimiz var olduğumuz için varlığımızı var etmek istiyoruz. Varlığını var etme istemi, kişiliğini ifade etmekten kaynaklanıyor olsa gerek. Kişiliğini diğerleri ile paylaşamayanlar ise varlıklarına zıt davranarak, kimi halde şiddeti ve nefreti seçerek yok olmaktan korunacaklarını ...
Felsefe
1504 okunma
0 yorum
Sayfayı Yazdır

Var olmak ne güzel değil mi?

 

İnsanın canı bundan daha başka ne ister ki? Yok olmak mı? Hayır! Zannetmiyorum.

 

Hepimiz var olduğumuz için varlığımızı var etmek istiyoruz. Varlığını var etme istemi, kişiliğini ifade etmekten kaynaklanıyor olsa gerek. Kişiliğini diğerleri ile paylaşamayanlar ise varlıklarına zıt davranarak, kimi halde şiddeti ve nefreti seçerek yok olmaktan korunacaklarını sanıyorlar.

 

Yokluktan kurtulmanın yolu sevgiden geçmekte…

 

Varlığını unutmuş en köhne zihniyette bile yok olma kaygısı vardır. Bu kaygı ona yeniden varlığını bulmanın telkinlerinde bulunur. Fakat kendini nasıl ve nerde bulacağını bilemeyen insan, insanlığından uzaklaşarak hayvani bir iştah ve kalıpla çevresindeki diğer varlıklara saldırır.

 

İnsan “efsali safilin”e düşmemek için iletişim kurar. İletişimin zemininde ise anlamak yer alır. Anlamak bir bakıma inanmayı da müjdeler. Ama bu kutlu müjde yetmez insana. Zira aklın da sınırları vardır. Nasıl her bir “var”ın varlığının sınırları var ise, akıl da kendine tahsis edilmiş bir düzlemde yer alır. Buradan yukarıya çıkması beklenemez. Ama aşağıya inmesi de an meselesidir.

 

Bunun neticesinde ise inanmak için anlamak şart olmaz. İnanmak kayıtsız şartsız teslim olmayı gerektirir. Teslim olmuş bir varlık bundan böyle varlığını devam ettirebilir.

 

“La” ile başlayan bir teslimiyettir bu. “La İlahe İllallah” ile şerbetlenen dil ve kalp iletişime girer. Burada iletişim kurulan inanılanın kendisidir. Gözün görmediği, kulağın duymadığı, elin dokunmadığı bir iletişimdir bu. Bedeni de içine kapsayan bir iletişimdir bu: Ruhun uysallığı, ruhun özgürlüğü ve ruhun ebediliğidir.

 

“Allah’tan başka ilah yoktur” zikriyle Allah’ın varlığı dışındaki her şey reddedilir, inkâr edilir. Ta ki, Allah varlıkları var edinceye kadar. O halde “hayır” da “şer” de Allah’tandır diye helal ile haramı varlığımızın sınırları olarak yaşama gayesine dalarız.

 

Bu iletişim kurulduktan sonra kendimizi hem tanımlar hem de konumlandırırız.

 

“Kimim ben” sorusu bir tanıma sorusudur. Varlığımızı nasıl ifade edeceğimizi merak eden teorik bir sorudur. Cevap sadece teorik olursa insan sadece yan gelip yattığı yerden koyu bir kaderci olarak karşımıza çıkar. Kimim ben sorusuna verilecek cevap sadece söz ile olmamalı: Sözü davranışa, davranışı bir şekle o şekli de helal ile haramdan ayıracak bir manaya sahip olmalı.

 

O halde “ben bir kulum” deriz. Kulluğumuz bizi bize tanıtan en gerçek varlık tanımımız.

 

Kendimizi tanımadan sonra konumlandırma sorusunu sorarız: “Nereden geldim nereye gidiyorum”? Artık kendini tanıyan “kul” için bu sorunun cevabı da oldukça basittir. Çünkü gelip gidilen yolda yolcunun kim olduğunu bilmektedir insan. Bir kul olarak “Allah’tan geldik yine Allah”a gidiyoruz cevabı ise yeryüzündeki konumumuzu en iyi şekilde ifade eder bize.

 

Tüm bu iletişim sürecinden sonra anamızın-babamızın bize yakıştırdığı ismimizi bir kişilik veya şahsiyet ile donatırız. Hasan, Ahmet, Mehmet, Nurcan, Sevde… Bunlardan binlerce var ama hangisi biziz?

 

Kimliklerimiz bizi şeklen belirtir. Öğrenci, vatandaş, soy-sop, avukat, memur vs… Bunlar kimliklerimiz ile ilgilidir. Kişiliğimiz ise bizi biz edendir. Diğer insanların bizi anlama ve tanımada bize olan yargılarını şekillendirdiğimiz tüm niteliklerimizdir. Bizim değerimizdir.

 

İşte böyle var olmak.

 

Var olmak oldukça güzeldir. Nefes alıp vermenin sorumluluğu olduğu gibi hazzı da vardır. Hepimiz bu hazzı alırız. Hele bir de değer verdiğimiz insanlar ile aynı ortamlarda solukluyorsak hayat daha güzeldir.

 

O zaman, çekilmez denilen ve derdi bitmez denilen hayatı hem çekeriz hem de dert edinmeyiz.

 

Benim yüzümü güldüren varlık iletişimimden sonra Allah’ın bana nimet olarak verdiği tüm maddi ve manevi değerlerdir. Maddiler bellidir. Manevi olanlar ise sevdiğim ve sevildiğimi hissettiğim insanlar ile aynı duyguları aynı nitelikte çarpan benzer kalpler içinde yaşamamdır.

 

Yalnız olmadığımı hep hatırlatmıştır dostlar bana.

 

Yalnızlık kimi zaman bir ihtiyaç haline gelse de bizim için asla uzak kalma veya tecrit edilme değildir. Yalnızlık yalınlıktır. Yalınlık ile kurulan iletişimler de hem bereket vardır hem de berrak bir saflık. İşte otuz altı yıldır bu saflığı yakalayabilmek için suyun başını bulandırmamaya özen gösterdim.

 

Suyu bulandırmak berraklığı ve saflığı kirletmek demektir.

 

Hele bir yerlerde belli bir makamda suyun başında yer alıyorsanız daha dikkatli olmanızın gerekliliği vardır üstünüzde. İnsan dünyada yükseldikçe değerleri korumakta hassaslaşmalı. Her zaman en iyiyi kıvam olarak tutturabilmenin temkinliği ile hareket etmeli, söz söylemeli.

 

Bu bakımdan alışkanlık veya alışmışlık yâda işi öğrenmiş olmanın getirdiği profesyonellik gizli bir tembelliği taşır içinde. Bu tembellik ise hassaslığımızı silip süpürür.

 

Aklım erdikçe bugüne kadar ve ömrüm elverdikçe de bundan sonra hassaslaşmak ve saflığı en berrak noktasına taşımak için daha çok enerji harcayacağımı kendime mıhladım. Bağlanmış bir niyet ile harekete geçmek güzeldir. En güzel tarafı niyetinizin belli olmasıdır. Daha ideolojik bir ifade ile “tarafınız bellidir”.

 

Her ömür taşıyan insanoğlu gibi benim de ömrümün bir hikâyesi ve bu hikâyenin de bir sürü yaşanmış alt başlığı bulunmaktadır. Zaman zaman geri dönüp baktığımda çocukluğumda sahip olduklarımı aramakla ömrümü geçirdiğimi görmekteyim.

 

Çocukken sahip olduklarımı kazanmak için bugün tüm çabalarım. Yani zamanın devinip durup başladığı yere geri dönmesini bekliyorum.

 

Yaratılışımdaki ve yaratılışımızdaki tüm değerleri toplayabilmek için bizim bize ihtiyacımız olduğunu biliyorum.

 

Hayat güzel değil mi?




Ad - Soyad
:
E-Mail
:
Başlık
:
Yorum
:
Kalan Karakter Sayısı : 500