Cemil Usta
24.04.2012 Mühendis çay bardağına uzanmakta ustabaşı kadar aceleci değildi. Elini uzatacağı an durdu, biraz düşündü. Bardak hiç de temiz görünmüyordu. ?-Bir bardağı dahi adamakıllı yıkayacak akıları yok ki bunların? diye söylendi kendi kendine. ...
Hikaye
2994 okunma
0 yorum
Sayfayı Yazdır

 

 
     
     
     
     

“- Aşağı, daha aşağı…” diye bağırdı ustabaşı, inşaatın üstünden. “-Hiç bir şeyi de kendi kafalarından yapamıyorlar, illa dürteceksin bunları”, dedi ve gazete kâğıdıyla örtülmüş harçlı tenekenin üstünde duran çay bardağını dudaklarına götürdü.

“- Haklısın. N’apsınlar işte. Allah da onları bu halde yarattı”, dedi mühendis. “-Ellerinden gelen de akıllarının yetebildiği de… Hepsi bu kadar”.

Mühendis çay bardağına uzanmakta ustabaşı kadar aceleci değildi. Elini uzatacağı an durdu, biraz düşündü. Bardak hiç de temiz görünmüyordu. “- Bir bardağı dahi adamakıllı yıkayacak akıları yok ki bunların” diye, söylendi kendi kendine.

“- Öyle deme Mühendis Bey. Allah onları böyle yaratmadı. Böle olmayı onlar tercih etti”.

- Hadi canım, az önce sen değil miydin akıllarını kullanamıyor diyen? Söylesene Cemil Usta, hangi olmayan akıllarıyla böyle bir tercihte bulundurlar?”

Mühendis, keskin bir bakışla, elini sararmış bardağa götürüp, bardağı belinden kaptığı gibi şekersiz çayını yudumladı.

Henüz kaba inşaatı bitmiş olan binanın beşinci katındaydılar. Bazı teknik konuları konuşmak için mühendis, ustabaşını yanına çağırtmış, bu esnada da binanın alt ve üst katlarında bazı uyumsuzlukları göstermişti. İnşaatta işi çıraklık olan ve henüz on yedi yaşında olan Mehmet de onlara sıcak çay yetiştirmek için, beş kat koşa zıplaya tozlu tepside çay taşımıştı. Çocukcağız merdivenleri öyle hızlı çıkmıştı ki bir iki defa çizmesine çiviler batmıştı. Ama şanslıydı ki bunlar sadece sıyrıktılar.

Daha çok değil, iki hafta önce, Mehmet’i bu inşaata, “-Hadi sana da bir iş buldum” diyerek getiren köylüsü Ali, dış cephedeki kalasları sökerken düşüp iki ayağını kırmıştı. Ustabaşına Ali’yi sormak için birkaç kez gittiğinde ise Mehmet’e sadece, “-Ali mi, ha, o çok iyi, merak etme sen, hadi bakalım işinin başına dön. İki aya kalmaz gelir” demişti, Cemil Usta.

Mehmet çayları bırakıp tekrar aşağıya, işinin başına dönerken bu konuştuklarını hatırladı yine. İşte tam bu kattan, merdivenlerin cephesinden düşmüştü Ali. Bir an uzanıp bakmak istedi Ali’nin düştüğü yere. Nefesini tuttu, elini sıvasız tuğlalara iyice yapıştırdı, bacaklarını sağlama aldı ve kafasını uzattı. “-Hah işte, dedi, tam aşağısı, vay anam, başım döndü galiba”.

“-Oğlum Mehmet, gebermek mi istiyon, defol ordan da gel yanıma bakim”, diye kalfasının azarıyla biraz olsun toparlanıp, baş dönmesini erken atlattı.

“- Sen şimdi bunların doğuştan mı böyle olduklarını söylüyorsun Mühendis Bey”?

-   Ya ne zannettin! Hiç, aklı olan birisi, tercih etme hakkı olduğunda böyle bir sefil hayatı tercih eder mi? Söyle bakim he, ustabaşım”!

Ustabaşı Cemil’in kafası karışmış gibiydi. Mühendise söyleyecek bir şeyler düşündü ama aklına hiç bir şey gelmedi. Bayramdan bayrama gittiği caminin imamı bir şeyler demişti. Onları düşündü. Ama yok. “Çalışmıyor saksı” diye içlendi kendi kendine. “- Memet, Memet”, diye seslendi, “-Bize çay getir, soğutma bu defa”.

- Söyler misin Mühendis Bey, Allah neden bazılarını akılsız yaratır?

“- Neden mi? Hah haa. Sen-ben, bu soğukta hem çalışıp, hem fazla para kazanıp, hem de sıcak çay içebilelim diye Cemil. Anlayacan torpillisin ha, hoşuna mı gitti bu dediklerim”.

Ustabaşı Cemil, daha önce hiç böyle düşünmemişti. Kırk beş yıllık ömründe defalarca torpil, adam kayırmak ve taraftarlık gibi şeyleri işitmişti ve de yaşamıştı ama aklına hiç Allah’ın da torpil yapacağı gelmemişti. “Hâşâ” dedi kendi kendine. “Allah adildir” dememiş miydi daha geçen aylarda gittiği camide, bayram namazını kıldıran imam!

- Olmaz öyle şey Mühendis Bey, sen okumuşsun amma buraya kadar okumamışsın. Hem sana okulda şu demirden, çimentodan ve başındaki kasktan başka ne öğrettiler ki”?

- Anlaşılan senin kafan baya karıştı. Bak Cemil Abi, Allah herkesi eşit yaratsaydı senin de kafan benim kadar çalışırdı ve sen de okuyup mühendis olurdun değil mi? Ama öyle değil. Kafan çalışsa bile belki de babanın parası yoktu ve okutamadı seni. Yani anlayacan herkesin bir eksiği var bu yaratılışta. Eşitlik yok”!

Mehmet çoktan sıcak çayları getirmişti. İkinci, üçüncü ve son bardak da içildi. Ustabaşı Cemil’in kafası allak bullak olmuştu. Çok ibadet eden biri değildi, ama Allah’ın mutlak adaletine içten içe de inanırdı. Hatta güvenirdi buna. “Bir gün” derdi, küçükken anası, “Bir gün herkes ölünce, herkesin ettiği onu bulacak. Allah herkesi hesaba çekecek ettiklerinden. O yüzden akıllı ol Cemil…”

Belki diye düşündü, anası da çok bilmiyordu bunların nasıl olacağını ve sadece kendisi yaramazlık etmesin diye ona anlattığı hikâyelerden sadece birisiydi. Hepsi hayal ürünü de olabilirdi. Ama her nasıl olmuşsa işlemişti bir kere Cemil’in içine Allah’ın mutlak adaletli olduğu. Hem, diye düşündü “Hem Allah da adaletli olmazsa çekilir mi bu dünya”?

Cemil, iki hafta kadar önce Ali’nin düştüğü yere, beşinci kattan bakarken, birden bir elin omzuna dokunmasıyla silkindi.

– Ne o Cemil A’bey, Allah’a inancın sarsılınca intihar etmek hoş mu göründü sana”?

“– Benim inancım sarsılmadı, Mühendis Bey”.

 – Hadi, söyle çocuklara toplansınlar, saat beşi epey geçti. Bugünlük bu kadar. Yarın erken gelsinler. İyice tembihle. Her gün bir saat geç başlıyoruz. İşler gecikti. Yakında kar da yağar, o zaman eşek gibi çalıştırırım onları. Donarak çalışırlar. Aldıkları parayı hastaneye yetiştirseler yine de iyileşemezler. Tamam, mı Usta?”

– Tamam, Mühendis Bey, tamam”.

Bu öyle bir “tamam” deyişti ki Cemil’in ağzından çıkan, adeta ben sana gösteririm der gibiydi. Sonra kalfalardan birini çağırıp mühendisin dediklerini söyledi ve ekibin daha erken iş başı yapmasını tembihledi. Çocuklar biraz moral bulsun diye de haftalıklarını iki gün evveli olmasına rağmen dağıttı. Haftalıkları iki gün evvel dağıtmanın içinde uyandırdığı merhamet ve şefkat ile elini yüzünü yıkadı ve mahalleye inmek için sisin ve karanlığın kesiştiği durakta, rüzgâra sırtını vererek minibüsü beklemeye başladı. “Gelmez ki lanet şey, ciğerlerim dondu…”

Minibüs sisin ve yeni kararan havanın içinden sarılı mavili ışıklarını yakmış, adeta havayı önünde zorla iteleyerek ilerliyordu. Durakta bekleyen diğer yolcular ile birlikte minibüse bindi. Bu saatte yer bulmak imkânsız. Hatta ayakta yer bulabilmek büyük şans. Cemil Usta da şanslıydı bu akşam. Minibüs, ya binmek için el kaldıran, ya da inmek için “müsait bir yerde” diyenlerle birlikte ağır ağır ilerliyordu. Derken Cemil, uzaktan bir ses işitti. “Allah u Ekber, Allah u Ekber…”

“- Müsait bir yer de kaptan” dedi, Cemil. Öyle gürlemişti ki aracın içinde, diğer yolcular dönüp kendisine bakmıştı. Tıslayan kapı açıldı ve hışımla kalabalığın içinden aşağıya atladı. “-Ulan hayvan herif, kuru yerde duraydın ya…” diye şoföre bağırmayı ihmal etmedi. İki ayağı da yol kenarındaki çukurda birikmiş suyun içinde idi. “-Aptal… Bunlar adam olmaz” diye söylendi. Sonra mühendisin söyledikleri geldi aklına. “-Allah bir aptal yaratsaydı ancak bu şoför gibi yaratırdı” diye düşündü. Ama “yok yok” dedi. Bu böyle olmazdı. Sonra ıslak ve soğuk ayaklarına bir emir verdi ve hızlanarak caminin yolunu tuttu. Caminin imamına soracaktı bugün ki yaşadıklarını. Kafasının karıştığı her şeyi bir bir soracaktı. Hatta cevapları aklında tutamazsa, imamdan yarın inşaata gelip, mühendise kendisinin anlatmasını isteyecekti.

Tam camiye girecekti ki abdesti olmadığını hatırladı. Ve şadırvana doğru yöneldi. Bu soğukta ceketi çıkartıp, kollarını sıyırıp, üstüne üstelik bir de çoraplarını çıkartarak abdesti nasıl alacaktı? Birden aklına “Allah kullarına acımıyor mu acaba” diye bir soru düştü. Tıp ki bazılarını aptal yarattığı gibi akıllı yarattıklarına da bu soğukta abdest mi aldırtıyordu?

Ustabaşı Cemil, camiye girdiğinde, cemaat dağılmış, cami kapısından dışarıya çıkıyordu. Gözleri hocayı aradı ama kimsenin başında sarık yoktu. Bayram namazını aylar önce kıldıran imamı da nerden, nasıl hatırlayacaktı ki!

İçeri girdi ve biraz da ha dikkatlice baktı. İlerde mihrabın yanında birkaç kişi ayakta sessizce konuşuyordu. Onlara doğru yaklaştı ve yanlarına varınca, uzun boylu olanın imam olduğunu anladı. İki kişi imama bir şeyler soruyor, imam da güler yüzle ve akıcı bir dille onlara cevaplar veriyordu. Cemil, tam sohbetleri bittiği anda imama kafasındaki soruları soracaktı ki namaz kılmadığını hatırladı. Burada namaz kılınırdı. Üstelik bu soğukta abdest de almıştı. Hem abdest boşa gitmesin, hem de bu kadar gelmişken bir sevap kazanayım düşüncesiyle namazını kılmak için saf tuttu.

Bir yandan namaz surelerini okurken bir yandan da kulağını kabartmış ve yanda ki seslerin orda olup olmadığını kontrol ediyordu. Bir ara imamın ve yanındakilerin selamlaştığını işitince, olanca hızla bildiği sureleri okuyup acelece selamını verdi ve onları kapının önünde yakaladı.

- Hocam, size bir şey soracaktım”? 

- Tabii ki buyurun. Ama gitmem gereken bir yer var isterseniz size de uygunsa hem yürüyelim hem de konuşalım”.

- Olur hocam”.

Cemil, nasılsa üşüttüm üşüteceğim kadar. Bari iyice donayım da aklım da kurtulsun canım da, diye düşündü.

“- Hocam, Allah adaletli midir”? diye, sordu hemencecik konuya dalarak. Bu havada hal hatır muhabbeti yapacak bir sıcaklık bulamıyordu.

İmam, Cemile baktı ve “- Canını sıkan olay nedir önce onu anlatır mısın?” dedi. “Ben” dedi Cemil, “- Bildiğim kadarıyla Allah’ın insanları adaletle yarattığını duydum ve inandım. Ama bunca yıllık ömrümde eşit insanlar görmedim. İnsanlar eşit olamadığı gibi, haksızlığa uğruyorlar. Üstelik içlerinde aklı olmayan aptallar var. Allah neden bu kadar farklı insanı yarattı. Herkes cennete girmeliyse neden cehennemi de yarattı? Herkese eşit akıl vermiş olsaydı neden bazıları cennet varken cehennemlik yaşar ki? Yoksa Allah insanların içinden bazılarını seçip de sonra onları başka bir iş için mi kullanacak”?

“Dur” dedi İmam, Cemile gülümseyerek. “- Üşümüşsün belli, dilin de adımların gibi hızlı gitmekte, bir nefeste bütün geceyi ısıtma çabası var sende”. 

“- Aklımda her ne varsa sordum sana Hocam. Verecek cevabın varsa lafı uzatma, geç oldu, soğuk...”.

“-S en, önce evine git bu akşam, iyice dinlen ve aklını sakinleştir. Yarın yine gel. Bu kadar soruya ayaküstü cevap versem de kaldıramazsın sen bu yükü” dedi İmam, Cemile ve yanından ayıldı.

Cemilin kafası iyice atmıştı. Soğuğun çarptığı yarı açık alnı iyice kızarmış ve öfkeli hali ile iyiden iyiye hızlanarak, ağzından çıkan buharlar arsında bir katar gibi varmıştı eve. Sinirden ve soğuktan tir tir girdi evin kapısından içeri.

Hanımının âdeti olduğu üzere iyice kaynamış tarhana çorbasını içti önce. İliklerinde bir sıcaklık hissedinceye kadar tek kelime ses etmedi evdekilere. Zaten ne konuşacaktı ki bu hane halkı ile. Yaşlı anası, hasta hanımı ve on beş yaşlarında gündüz ile gece nerde ne yaptığı belli olmayan bir oğlu vardı. Yüzleri ne kadar da yabancı geliyordu Cemile.

Yemekten sonra sobanın arkasına geçti ve sırtını ısıtmak için sobaya döndü. Her kış akşamı sırtını sobada ısıtmayı ihmal etmezdi. Bir de sobanın üstünde kaynayan ıhlamur eksik olmazdı. Bir inşaat ustasının da en büyük zevki ve belki de lüksü bu olmalıydı. Zira gündüzün acımasız rüzgâr ile mücadele edebilmesi için bunlara ihtiyacı vardı.

Hanımıyla, âdeti olduğu üzere yine tartışarak konuştu. Yirmi yıllık evliliğinde belki de karşılıklı iki tatlı kelimeyle birbirlerine hitap etmişlikleri yoktu. Cemil’e göre, hanımının da inşaattakilerden farkı yoktu. O da aklını kullanamamıştı ki gelip de Cemil’e varmıştı. Onun karısı olmayı istemişti. Hiç aklı olan insan başına gelecekleri bilebile nasıl evlenirdi Cemil gibi bir ameleyle. “Yoksa” diye geçirdi içinden “yoksa bizim hanımın da mı aklı yok?”

Cemil, sabah gün ağarırken inşaata gitti. Mühendisin erkenden iş başı yapın çağrısı ile işçiler hava ağarmadan işbaşı yapmıştı. Sabaha doğru hava biraz yağmıştı. Yeni doğan güneş ile birlikte kuru esen rüzgâr, inşaatı kocaman bir morga çevirmişti. “Buz gibi” diyorlardı işçiler birbirlerine sürekli. Kim diğerini görse ve “nasılsın kardaş?” diye sora cevap belliydi, “buz gibi”.

“- Sen düşündüğümden de akıllısın Cemil Usta”, dedi mühendis, barakadan içeri girer girmez.

“- Bu binaları aklımız ile yapıyoz Mühendis Bey. Belki sizler kadar okumadık ama biz de yıllarımızı bu işe verdik”.

“- Belli, aklınızla yaptığınız. Beş katlı binanın hiçbir odasının genişliği birbirini tutmuyor. Marangoza tek tek kapı ölçüsü aldırıyoruz. Duvarların yüksekliği, kenarlar, pencereler… Dışarıdan bakınca şekil gibi duruyor da, teknik inceleyince sınıfta kalırsınız. Ben sana inşaattan dolayı akıllısın demedim hem. Bu soğukta sabah işçileri erkenden iş başı yaptırabildiğin içindi…”

Cemil bu genç mühendise daha fazla dayanamayacağını düşündü. Bu güne kadar çok mühendise ustabaşçılık etmişti ama bu genç olanı onun sinirlerini her geçen an bozmaktaydı. Hem dün değil miydi bu adam onun inancıyla alay eden!

“- Allah böyle yaratmış Cemil Usta. Darılmaca yok”. Bu sözlerden sonra barakanın içinde bir kahkaha yayıldı. Mühendis adeta zaferini kutlayan ordu komutanları gibi çayını yudumlarken diğer yandan da önünde serili bulunan projeyi göz ucuyla süzüyordu.

Cemil, hışımla, yoğrulan harcı kontrol etmek için kendini dışarı attı. Çırakların yanına gitti ve harcın kalitesine baktı. “- Biraz daha su ekleyip karıştırın” dedikten sonra, çimentoların yüklü olduğu tarafa doğru yürüdü.  Brandanın altından paketleri saymaya çalıştıysa da bir türlü başaramadı. İşçilere seslenerek birinin yanına gelmesini söyledi.

“- Buyur usta”.

“- Burada kaç paket çimento var”?

“- 104 adet usta”.

“- Yok ya. Nerden biliyorsun sen, sen mi koydun onları buraya”?

“- Evet, usta ben de taşıyanlar arasındaydım”.

“- Hepsini sen taşımadın ya. Üstelik yüklendikten sonra kullanılanlar da oldu. Tembelliği bırak da say çimentoları”.

“- 104 paket usta. Yedi kişi indirdik çimentoları ama on iki sefer attıktan sonra üç arkadaşı yanınıza çağırmıştınız demirler için. Sonra kalan dört kişi dokuz sefer daha taşıdık. Öğlen vakti hepsini buraya yığdık. Zaten paketleri beş ve dört sıra olmak üzere altı katlı dizdik. Sonra da arkadaki duvar için on altı paket aldık. Şimdi de burada 104 paket kaldı. Bakın, en üst sırada sadece dört tane var”.

“- Senin adın neydi… Akıllı birine benziyon. Yaşın da kaç”?

“- Yusuf, yirmi bir yaşındayım. Okul masraflarımı karşılamak için boş zamanlarımda çalışıyorum. Okulda, inşaatta çalıştığım için “sen aptal mısın” diyor arkadaşlarım bana. Sen de usta, bana, “akıllısın” diyorsun”.

Cemil, Yusuf’u süzmüştü. “Hiç akıllı adamdan çırak olur mu” diye düşündü. “- Sen ne okuyorsun” diye sordu Yusuf’a. “-Felsefe” cevabını işitince, “- Neyy, o da neyin nesi” diye yüksek sesle sordu.

“- Felsefe insanı ve insanın bilgisini merak edip araştırır”.

“- Akıllı insanı mı yoksa aptalları mı inceler o dediğin şey”?

“-  İnsanı inceler. Akıllılık ya da aptallık sonraki kısım”.

“- Nasıl yani? Akıldan önce insan mı geliyor”?

“- Evet. Önce insan. Sonra insanın bütün özellikleri”.

“- Boş versene sen onu... Ben de seni akıllı sanınca okuduğun şeyi de iyi bişe sandım. Hiç adamın aklı yoksa ona insan denir mi? Bana sorarsan evlat, aklı olmayana insan da denmez ya…”

“- Evet, haklısın usta. Belki hayvan ile insan kıyaslanınca öyle ama ya belli bir yaşta bir hastalık veya kaza sonucunda aklını yitirenler. Onlar da mı sana göre insanlıktan çıkar? Çıkmaz elbet. Çünkü Allah insanı öyle bir yarattı ki, insanın insanlıktan çıkması için Allah’ı inkâr etmesi gerekir. Yoksa çimentoyu saymış saymamış, demiri iyi hesap etmiş etmemiş, ya da usta olmuş veya çırak olmuş. Bunların Allah için bir derece önemi yoktur. İnsanı insan eden, Allah’ın ona vermiş olduğu aklı ile yine Allah’a ulaşmasıdır”.

Biran Cemil’in soluğu durdu, gözleri açıldı ve Yusuf’a yaklaştı. Bu çocuk sanki içini okumuştu da kafasını dünden beri kurcalayan konulara dair bülbül gibi ötüvermişti. Hemen kolundan tutup mühendisin yanına götüresi geldi Yusuf’u. Ama durdu. Bunları mühendise kendisi anlatmalıydı. Ne de olsa aralarında gizliden gizliye bir kin ve rekabet oluşmuştu. Ondan öcünü kendisi almalıydı. Zaten akşam da istemeyerek de olsa imamın yanına gidecekti. “Sabret” dedi kendine.

“- O zaman Allah, insanları akıllı ya da aptal olarak yaratmıyordur değil mi Yusuf?

“- Usta. Akıl veya aptallık sana göre başkadır bana göre başka. Allah da insanları ne sana göre ne de bana göre yaratmaz. Kendine göre yaratır. Ki insan da Allah’a göre akıllı ya da aptal olur”.

“- O zaman akıllı olan kime derler ki evlat”?

“- Sınıfta öğretmene göre, soruyu en hızlı ve doğru çözen öğrenci akıllıdır. Ama o öğrenci evde babasının verdiği bir işi yapamıyorsa babasına göre, sınıfta akıllı olsa da, evde aptaldır. Aynı öğrenci okulda öğrendiklerini hayatta uygulamaya çalıştığında başaramadığında yine aptaldır. Mesela ben okulda bir işçinin günde ne kadar çalışması gerektiğini öğrendim. Öğretmenlerime göre akıllıyım. Ama ustama göre yani size göre bu sabah eğer iki saat erken işe gelmeseydim aptal olacaktım. Ama okulda kitaplarda böyle yazmıyor. Gördün mü bak, akıllılık nasıl da biçim değiştiriyor”

“Evet” diye geçirdi içinden Cemil. Bu çocuk akıllı biri. Üstelik kendisine en yardıma ihtiyacı olduğu anda gelmişti. Hem de hangi yarasına merhem olduğunu bilmeden de güzel konuşuyordu.

“- İyi bakalım, iyi, hadi çok konuşma da dön işinin başına” diyerek Yusuf’u diğerlerinin yanına gönderdi. Yusuf yanından ayrılırken Cemil’e dönerek, “- Usta sen de akıllısın, çok konuşanları sevmiyorsun” dedi ve gülerek diğer işçilerin yanına doğru hızlı adımlarla yürüyüverdi.

 

 




Ad - Soyad
:
E-Mail
:
Başlık
:
Yorum
:
Kalan Karakter Sayısı : 500