3 Kasım 2002
12.06.2012 3 Kasım 2002 öncesinde milletimiz 1991, 1995 ve 1999 yıllarında genel seçimler için sandığa gitmiştir. Bu üç seçim neticesinde dokuz yıllık süreçte 10 değişik hükümet kurulmuştur. Milletimiz bu hükümetlerin kurulma sürecinde kendi iradesinin nasıl yok sayıldığını çok iyi görmüştü ...
Siyaset
2227 okunma
0 yorum
Sayfayı Yazdır

Dün ile yarın arasında 3 Kasım 2002 tarihi her geçen gün siyasal hafızamızda anlamını berraklaştırmaktadır. 3 Kasım 2002 öncesinin siyasal atmosferi, ülkemizde her an fırtınaların kopmaya müsait olduğu şekildeydi. Siyasetin tükendiği, kültürün fildişi kulelere zincirlendiği, sanatın insani estetik yerine insanı dışlamak adına üretildiği, ekonominin küçük zümrelerin büyük yığınları kontrol etme kuramlarını inşa ettiği ve değerlerin ayakta kalabilmek ile ilişkilendirildiği günler, bu tarihle birlikte geri kalıyordu. Her ne kadar insan nisyana haiz bir varlık olsa da 2012’den baktığımızda, yeni kuşaklar sadece 2002 öncesinin şartlarını değil, 2002 öncesinin tüm sorunlarını yaşatanları da unutma eğilimindedir.

 

Siyasetin, günlük hayatımıza olan doğrudan etkisi ile ne ekonomik bir güvenlik, ne kültürel bir derinlik ve ne de siyasal bir hürriyet içindeydik. Özellikle doksanlı yılların çok partili hükümetlerinin meydana getirdiği koalisyon sorunları, toplumun her tabakasını ciddi bunalımlara sürüklemekteydi. Meclis çatısı altında memleketi yönetme ödevini birlik halinde yerine getiremeyen koalisyonlar sadece parti rekabetini körüklemekte kalmayıp, peşinden sürükledikleri kitlelerin arasını fanatizm ile açmaktaydılar. Fanatizmin en belirgin örnekleri, mahalle kahvehanelerinde birbirini dinlemeyen ve tabiiyetine sığındıkları siyasi liderlerinin ne söylediğini anlamadan, ötekilere sözlü sataşmaktan ibaretti.

 

Milletin kolektif olarak sahip olduğu seçme özgürlüğüne ipotek konmuş durumdaydı. Zira milletin doğru tercih yapmasının önünde ciddi engeller bulunmaktaydı. Doksanlı yılların parlamentosundaki siyasi çekişmelerin genel başlıkları kimin kim hakkında önceki gün ne söylediğinden ibaretti. Fakat bu söylenenler siyasal argüman olmaktan öte taviyyet şeklindeydi. Böylece toplum mühendisliği altında bireysel davranışlar kontrol edilmek isteniyordu. Bunda da başarılı olduğu söylenebilir.

 

Dolayısıyla böyle bir ortamda Meclis’in siyaset adına değer üretmesi beklenemezdi. Halkın sorunları ile ilgilenecek ve onları tedavülden kaldıracak politikalar üretmek neredeyse imkânsız hale gelmişti.  Zira Meclis çatısı altında herkes kürsüden, bir başkasının evvelki konuşmalarını çekiştirmekten başka siyasal bir proje ileri sürmüyordu. Kimse millet için ne yaptığından bahsedemiyordu.

 

Birey, siyasal karaktere büründüğünde, siyasal temsil ile siyasal bir davranışı ifa etmek istediğinde ilk önce bu siyasal davranış neticesinde ortaya hangi sonuçların çıkacağını düşünür. Bu düşünce ile hareket eder. Siyasal insanı belirleyen bir diğer düşünce, siyasal bir davranışı ortaya koyarken kendi iradesini ne denli bu davranışa yansıtabileceğidir. Siyasal insanı belirgin kılan özellikte işte burada yer almaktadır. Siyasal davranışlarda bireyin iradesini ortaya koyabilmesi…

 

3 Kasım 2002 öncesinde milletimiz 1991, 1995 ve 1999 yıllarında genel seçimler için sandığa gitmiştir. Bu üç seçim neticesinde dokuz yıllık süreçte 10 değişik hükümet kurulmuştur. Milletimiz bu hükümetlerin kurulma sürecinde kendi iradesinin nasıl yok sayıldığını çok iyi görmüştür.

 

Bu tablo neticesinde milletimiz, siyasal karakter taşımak adına ciddi bir karar vermiştir. Verdiği karar ile milletimiz siyasetin ölçüsü olarak kendisini siyaset kurumuna kabul ettirmeye niyetlenmiştir. Böylece halkımız sorumlu gördüğü ve kendisini siyasetin denge ve ölçüsü görmeyen tüm siyasileri tasfiye etmiştir. Milletimiz yeni bir siyaset modelinin arayışlarının kapısını sonuna kadar açmıştır.

 

Yeni Siyaset Arayışları

Genel olarak siyasetin yönetim erkiyle ilgili olarak iki türünden bahsedebiliriz. Birincisi zorla yönetmek, ikincisi ise konuşturarak yönetmektir. 80’li yıllara gelinceye kadar zorla yani baskıyla yönetilmenin birçok uygulamasını gördük.  1990’lı yıllarda ise halkımız oldukça fazla konuşturulmuştur. Medyanın yaygınlaştırılması ve özel televizyon kanallarının yayın hayatına başlaması bunda önemli rol oynamıştır.

 

Bu yıllarda siyasal tartışmalar en mahrem alanlara kadar inmiş, her geçen gün gittikçe yoğunlaşmıştır. Ama yukarıda da bahsedildiği üzere bu tartışmaların merkezinde, mecliste kimin ne dediği yer aldığından, maalesef bunlar siyaset kurumunun gelişimine katkı sağlayamamıştır. Böylece milletimiz siyasal bir karakter taşıdığını zannettiği bir aldatmaca ile siyasetin sembolik seçme eylemlerinde yer almıştır. Kimi neden seçtiğinin bu seçme eylemlerinde pek bir önemi yoktu.  Zaten 90’lı yıllarda seçilenlerin aynı kişilerden/karakterlerden oluşuyor olması seçme işleminde gerekli olan alternatiflerin varlığını ortadan kaldırmıştır. Bireyin seçme iradesini de ortadan kaldırmıştır.

 

Alternatiflerin yer almadığı seçimler neticesinde daha çok tabloda gözüken isimler yer değiştirmiştir. Bunu da zaten dokuz yıla sığdırılan on hükümet denemesi ile görüyoruz.

 

3 Kasım 2002 ile milletimiz siyasete çizdiği yeni bir yön ile önüne konanı seçme işlevinden, önüne konacak olanı dahi seçme işlevine geçmiştir. Böylece siyasal insan karakterini, siyasi partilerin kendilerini millete göre şekillendirmesine, zemin hazırlayacak bir noktaya taşıdı.

 

Milletin gerçek manada iradesini ortaya koymasıyla siyasi partiler ya bu değişime (milletin yeni bir siyasal karakter kazanmasına) ayak uydurdular ya da eski anlayışı devam ettirme hevesi içinde her geçen gün küçüldüler.

 

3 Kasım 2002 tarihiyle, milletimiz, kendi hissiyatıyla irtibatını koparanları, milletin sesine, değerlerine ve karakterine kulak tıkayanları ciddi manada uyarmıştır. Bu uyarıdan sonra milletimiz, büründüğü yeni siyasal karakteri temsil için AK PARTİ’ye vazife biçmiştir.

 

Dolayısıyla AK PARTİ’yi ayakta tutan zeminde, milletin, iradesini siyasal alana taşıyacağı bir temsil mekanizmasını bulduğuna olan inancı,  yer almaktadır. Bu yeni sistem, hem siyaset kurumunun, hem siyasetçinin hem de milletin tüm yaşam standartlarını artırıcı, onlara artı değerler kazandırıcı bir niteliktedir. Böyle bir zeminin durağan olduğuna inanmak mümkün değildir. Zira milletin iradesini bir yere çakılı zannetmek, bu iradeyi eskimiş saymakla birdir. Çünkü irade bir tercihtir. Bu tercihi yaparken mesnet alınan unsurlar zamanla gelişim göstermektedir. İrade hakikate meyillidir. İrade ile hakikat arasına sızan her şey adaletsizliği beraberinde getirir. Bu bakımdan milletin iradesinin hakikate meylettiği durumlarda siyasal söylem olarak geliştirilen eksen kayması gibi ifadeler yine bu iradeye saygısızlıktır.

 

Siyasetteki bu yeni sistem aslında siyasal insan karakterinin düşünce ekseninde yer almasını vurgulamaktadır. Yani, düşünen insan, kendisi ve çevresindekiler için en iyi kararı verecek noktaya gelecek olandır. Siyasal insan, siyasal eylemlerine düşünceyi kattığında, sadece kişisel iradesini değil kolektif iradeyi de hesaba katacaktır. Dolayısıyla siyaset kurumu kişisel, anlık ve özel çıkarlardan sıyrılıp, ciddi manada politika geliştirebilen, sosyal sorumluluğu olan hüviyete bürünecektir.

 

3 Kasım 2002, aslında, cumhuriyet rejiminin asıl karakterine uygun olarak siyasal insanların gelişmesine, milletin milli iradesiyle yönetilmek isteyişinin önünün açılmasına, vatandaşın kendini anlayan bir devlet yapısında, her türlü hak ve hukukunu yaşamasına geçişin bir miladı olmuştur.

 

Böylece cumhuriyetin, ülkemizin tüm kurumlarından, her bir köşesine kadar yayılmasına imkân tanımıştır. Bu imkânı oluşturan da milletin kendisidir. Bu yüzden olsa gerek ki milletin 2002’de dillendirdiği “Özgür Türkiye Türküsü”, 12 Haziran 2011 seçimlerinde “Birlik ve Beraberlik” nidalarıyla korolar eşliğinde söylenmeye devam etmiştir.

 




Ad - Soyad
:
E-Mail
:
Başlık
:
Yorum
:
Kalan Karakter Sayısı : 500