İletişim Denilen Biz´iz
21.09.2012 İbrahim as.´ın aklını muhakeme ederek kullanması ona gerçek ile iletişime geçmesine vesile olmuştur. İşte bu da bireyin özgürleşmesine, yani iletişim ile kendi varlığını üretmesine ve yukarda tanımda da değindiğimiz gibi iletişim varlığımızın tam da kendisidir. Böylece bilinmezle ...
İletişim
4128 okunma
1 yorum
Sayfayı Yazdır

Mücadelemiz varlığımızın mesaj değeri

 

İletişimi tanımlama ve anlama için, iletişim, sosyoloji, iktisat ve işletme kitaplarında yer alan ilgili tanımlara bakarız. Hepsinin özetinde, kaynak-mesaj-alıcı ilişkisinden hareketle oluşturulan tanımlar bulunmakta. Biraz daha kurcaladığımızda,  mesaj üretimi ve paylaşımının bireysel ve sosyal algılar düzeyindeki süreçleriyle karşılaşırız.

 

Bundan sonra iletişimin etkisinden bahsedilir.

 

Etkili iletişim kurmanın altın kuralları bir bir sıralanır. Devamında iyi hatip ya da iletişimci olmak için dikkat edilecek unsurlara yer verilir. Bununla da yetinilmeyip, insanları, her alanda etkilemek için bazı sırlar kitapların sayfalarında açıkça ifşa edilir. Kısacası iyi bir iletişimci olmanın yolları açıklanır.

 

Her kim, artık, bu tarz kitapları okur da bundan sonra kendini geliştirmek için önerilen bazı pratikleri yerine getirirse bundan böyle insanları etkilemede, toplum içinde saygınlığını artırmada ve hepsinden önemlisi ticari zekâsıyla bunu birleştirerek para kazanmada mahir olma yolundadır!

 

İletişim bu kadar kârlı bir etkinliktir, algısı kısa yoldan zihinlere işlenir.

 

İletişimi biraz daha derinlemesine merak edenler kaynak-mesaj ve alıcı ilişkilerini kapsayan iletişim kuramlarını inceler. İletişim teorilerini de öğrenen bireyler artık toplumsal yönlendirmelere girişerek siyasal iletişimciliğe de soyunabilirler. Ne de olsa artık ellerinde oldukça güçlü bir silah vardır: Etkili iletişim ve insan etkileme sanatı…

 

Bir bakıma toplum mühendisliğidir bu işler.

 

Bu yazının niyetinde iletişimi mekanik  süreçlerde izaha kalkışmak yer almamaktadır.

 

İletişim, esasında, ömrümüzü ilgilendiren ve insan olarak varlığımızı kuşatan hayatımızın tam da kendisidir.

 

İletişime yüklediğimiz bu canlılığı izah edebilmek için biraz düşünce seyrine çıkmak faydalı olacaktır.

 

Sokrates insanları sorular aracılığıyla kendine getirme çabasında idi. Bu soruların en ciddi olanları “Kimsin sen”? ve  “Nereden geldin nereye gidiyorsun”? gibi insanı bir anda ciddi bir meraka sevk edenleriydi. Bu sorulara verilecek cevaplar doğrudan cevap vereni ilgilendirdiğinden sorularla yüzleşmeleri onları derin bir dehşete kaptırmaktaydı.

 

Dehşete kapılanların karşısında şöyle bir sorun bulunmaktaydı:  

 

Kimsin sen” sorusu, aklı belli düşünce süreçlerinden geçirerek, kendisi hakkında en muhkem zemini, yani kendi gerçekliğini arayacağı bir yere ulaştırır. Fakat bu sorunun ahlaki bir çerçevesi olmalıdır. Çünkü sınırları olmayan kimsin sen” sorusu, yürümeye yeni başlayan bir çocuğun elinden tutan anne-babası olmadan ayağa kalkıp yürümeyi öğrenmesi gibi tehlikelidir. Daha yürümenin ne olduğunu idrak edemeyen bebek, elinden tutulmaz ve ayağa kaldırılmazsa “hadi bana gel” cümlesinden hiçbir şey anlayamaz.

 

Bu yüzden kimsin sen sorusundan evvel insana ne olduğunu hatırlatmak iletişimin ilk işlevini oluşturmaktadır.

 

İnsana yöneltilen “kimsin sen” sorusu ona cevabı bulma yolunda hiçbir yönlendirmede bulunmadığı için sınırları olmayan bir düzlemde insanın tarih içinde defalarca kendi özünden kaybolmasına yol açmıştır. Aklın üstünlüğüne ve doğaya egemenliğine inanan düşünceden, insanı ekonomik bir gerçeklik olarak tanımlayan emek veya sermaye kökenli tabirlere kadar birçok alanda insan yanlış tanımlara maruz kalmıştır.

 

Artık burada şunu ifade etmek gerekir ki insana sorulacak ilk sorudan önce ona gösterilmesi gereken bir yer olması gerekliğidir. Bunun için kimsin sen demeden evvel –“Kul’sun sen”,  demek insanı bir zemine yerleştirecek ve böylece iletişim başlamış olacaktır.

 

İnsanı bir boşluktan alıp belli bir gerçekliğin içine bırakmak… Şayet insan kulluk bilincinin dışına çıkmak istiyorsa bunu yine kulluğundan -kendince- sıyrılarak yapabilmeli.

 

Zaten Tanrı’yı tanımadığını iddia eden, boş ve evrensel bir zihin (insan) neden gelişmiş evrelerinde Tanrı’yı yok etmek için ve onun olmadığını ispat etmek için didinir durur ki? Bir şeyin olmadığını, geçerli bir değerinin bulunmadığını ve insanın olmayan bir esaretten kurtulması gerektiğini savunan görüş esasında karşısındakini tanımış olmaz mı?

 

Sen bir kulsun” belirtisinden sonra insana sorulacak olan soru “Bir kul olarak kimsin sen?” sorusudur. Artık insan kul ve yaratılmış olmanın getirdiği bir mesuliyete girebilir veya bunu reddedebilir.

 

Ben bir kulum ifadesiyle başlamayan insan tanımlamaları belirsizliği doğurmuştur. Bilinmezin içinde kendini arayan insan! Heyhat! Hayat bu kadar zor mu? Hayat bu kadar karmaşık mı? Hayat bu kadar sorunlu mu?

 

Değil.

 

Eğer hayatı bu kadar belirsiz ve zeminsiz cevaplara varacak muhakemeleri üretirsek tarihte olduğu gibi bugün ve gelecekte insan yine bu bilinmezlik içinde kaybolmaya mahkûm olur.

 

İnsan hayatı tesadüflere bırakılamayacak kadar değerlidir. 

 

Tesadüfler ve olasılıklar ile açıklanmak istenen hayat, tüm uğraşlar sonucunda sevk edildiği karamsarlığı yırtarak, oldukça yalın olarak kendini ifade edecek kadar sade ve anlaşılırdır. Anlaşılmaz olan ise insanın vicdanına sığdıramadığı ihtirasları ve doymak bilmeyen şehvetidir.

 

İletişim işte bu noktada “bir kul olarak kimsin sen” sorusuna denk düşen şu anlayışın içinde yer alır: İletişim; bilinir olanın içinde, insanın bilinmezlerini bilinir etme çabalarıdır.

 

Bu ifadeyi şöyle açabiliriz: İnsan ancak ve ancak kulluk bilinci içinde kurduğu iletişim etkinlikleri ile yaşadığı hayatı anlamlı ve canlı kılabilir. Belli bir dayanak noktası ve varlığına dair referansları olmayan bir iletişim, insanı ihtiraslarına ve şehvetine sürükler. Meçhullerin doymak bilmeyen karanlığına itilen insan, hayatının anlamını kaybetmeyle yüz yüze gelir.

 

İnsan zekâsının gücü muhakeme yeteneğindedir.

Muhakeme etmeden verilen kararlar kalıplar içinde kalarak bireyi esarete sevk eder. İletişimin insanı özgürleştiren yönü de burada devreye girmekte ve bireye muhakeme yeteneği ile özgürlüğün kapılarını açmaktadır. Hz. İbrahim as. Muhakeme ederek gerçek iletişim kurmanın ve ben kimim sorusuna cevap bulmanın yollarını aradı. Böylece İbrahim as.;

Üzerine gece karanlığı basınca bir yıldız gördü. "İşte Rabbim!" dedi. Yıldız batınca da, "Ben öyle batanları sevmem" dedi. Ay´ı doğarken görünce de, "İşte Rabbim!" dedi. Ay da batınca, "Andolsun ki, Rabbim bana doğru yolu göstermezse mutlaka ben de sapıklardan olurum" dedi. Güneşi doğarken görünce de, "İşte benim Rabbim! Bu daha büyük" dedi. O da batınca (kavmine dönüp), "Ey kavmim!" Ben sizin Allah´a ortak koştuğunuz şeylerden uzağım" dedi. "Ben hakka yönelen birisi olarak yüzümü, gökleri ve yeri yaratana döndürdüm. Ben Allah´a ortak koşanlardan değilim."(En´an: 76-79)

              

  İbrahim as.´ın aklını muhakeme ederek kullanması ona hakikat ile iletişime geçmesine vesile olmuştur. İşte bu da bireyin özgürleşmesine, yani iletişim yoluyla varlığını üretmesine vesile olmaktadır.  Böylece bilinmezlerimizi de bilinir kılmanın doğru yolunu bulmuş oluyoruz.

             

   Bilinçli varlığına “kul” algısıyla başlayan birey için bundan böyle nereden gelip nereye gittiği aşikârdır. O, yaratıcısının emri ile dünya hayatına başlamış ve döneceği yer yine Rabbi olan Allah’adır.

             

   Allah’ın yaratma vasfı iki türlü işler. Birincisi yoktan var etme gücü olan ibdadır. İkincisi ise inşadır. Her yaratış sürecinde ilim-irade-güç yer alır. Böylece Allah’ın her bir yarattığında sağlam bir ilim, bu ilmi iyiden ve kötüden ayıracak ve en iyi olanı şekillendirecek bir irade ve bu iradeyi harekete geçirecek bir güç bulunur.

             

   İnsan da Rabbi’nin yaratığı olduğundan varlığının özünde ilim-irade ve güç taşır. Bu unsurlarını ben bir kulum algısı etrafında inşa edemeyen insan için hüsran başlar. Muhtevasında taşıdı bu özellikleriyle hayatını anlamlı kılmaya başlayan insan için sırlar çözülür, kapılar açılır ve karanlığın yerini nurlu ışıklar doldurur.

             

   Her bir yaratılanda bir anlam varsa ve Allah bu anlamları insanın kavrayışına bırakarak ona örneklerle bunları göstermişse insana yakışan bu hakikatin izinde yürümektir. Böylece İbrahim as’ın akıl yürütmesiyle keşfettiği bu hakikat her bir fert için örnek teşkil eder.

              

  Mesaj-ı mutlak içinde yer alan insan iletişim süreçlerine farklı bir gözle bakmaya başlar. Zira her şeyin birer mesaj değeri olduğunu ve Rabbinin bunları bulup kendisinden razı olacağı şekilde yaşamasını istediğini bildiğinden kendisine daha farklı bir gözle bakmaya başlar insan.

              

  Artık insan bilir ki kendisi de Allah’ın yarattığı bir varlık olduğundan kendisinde mesaj-ı kadirden hangi anlamlar bulunmakta ve bunları taşımaktadır.

               

Ben Rabbimin hangi mesajlarını iç âlemimde canlı tutup dış âleme doğru yaşanır kılmaya çabalıyorum?

             

   İşte iletişimin en değerli sorusu budur.

              

  İnsan, daha kendi varlığında yer alan mesajları keşfetmeden, yeni mesajlar inşa ederek çevresiyle iletişim kurma yolunu tercih ettiğinde zeminsiz bir iletişim sürecine dahil olmakta.

             

   Fakat ben bir kulum diyerek, iyiyi-fenalıktan ayıracak bir iradeyi harekete geçirdiğinde, dilinden emin olunan insan hüviyetine kavuşmakta.

                Bu bakımdan her insan bir mesajdır.

                Bunun farkında olan, Allah’ın yolunda,

 

                Farkında olmayanlar ise isyanın yolunda ilerlemektedir.




Ad - Soyad
:
E-Mail
:
Başlık
:
Yorum
:
Kalan Karakter Sayısı : 500

ozledik
26.02.2013 10:40:24
Gideli 1 hafta olmadı abi ama guzel muhabbetini özledik..samsun ak genclik

mehmet koksal coskun