Yorumsamacılık
12.10.2012 Çağdaş insanın aklını her şeyin üstünde tutan bu bilim anlayışı nihaî amacını, ?insanı tutkularından, bilinçdışından, ona gelişiminde ayak bağı olan tarihinden ve geleneklerinden kurtararak onu özgürleştirmek? olarak belirlemişti. ...
Felsefe
8601 okunma
0 yorum
Sayfayı Yazdır

Yorumsamacılık

 

Beşeri bilimlerin ortaya çıkmasından önce doğa bilimleri alanında sağlanan büyük gelişmeler, beşeri bilimleri de hiç soruşturmaksızın doğa bilimlerinin bu rantından yararlanma amacına yöneltmiş, ister doğa ister beşeri olsun tüm inceleme alanlarının aynı yöntem ve zihinsel etkinlik/pratik türüyle ele alınabileceği şeklinde bir bilim anlayışı doğurmuştur. Bu bilim anlayışına, felsefi desteğini Comte’un pozitivizminden aldığı için “pozitivist bilim anlayışı” denilmektedir. Buna göre, beşeri bilimler, başlangıçtaki emekleme döneminde bir takım güçlükler çekse de bir süre sonra pozitif doğa bilimlerinin olgunluğuna erişecek böylece değerlerden, önyargılardan ve bireysel sezgilere olan bağımlılıktan kurtulacaktı.

 

 

Çağdaş insanın aklını her şeyin üstünde tutan bu bilim anlayışı nihaî amacını, “insanı tutkularından, bilinçdışından, ona gelişiminde ayak bağı olan tarihinden ve geleneklerinden kurtararak onu özgürleştirmek” olarak belirlemişti. Ama öyle olmadı; beşeri bilimler alanında pozitivist beklentilere ulaşılamadığı gibi daha ortaya çıkışından itibaren pozitivist bilim anlayışına yönelik eleştiriler çığ gibi büyüyerek gelişti ve bugün beşeri bilimlerde pozitivist anlayışın bunalımından ve yeni alternatif bir anlayışın gereğinden söz edilmeye başlandı. Çünkü tarih, sosyoloji, antropoloji, psikoloji vs gibi bilimlerin hiçbirisi uygulandığı alanda bir üstünlük sağlayamıyordu.

 

 

İnsan, ister bilimsel etkinliği yürüten özne olarak, ister bilimsel etkinliğin nesnesi olarak ele alınsın, insani etkinlikleri ve insan dünyasını tarih ve kültür gibi bağlamlarından arınmış bir halde kavramak olanağı yoktu; üstelik insan, dünyadaki eylemleri üzerine düşünerek bilen ve eylemine bilinçli bir seçimle yön verebilen ayırt edici niteliklere sahipti.

 

 

Beşeri bilimler için önerilen yeni alternatif anlayışın tüm bu sorunların üstesinden gelmesi, yani tarihselciliğin ve kültürel göreliliğin alışılan tuzaklarına artık düşmeyen bir çalışma tarzı izlemesi isteniyordu. Beşeri bilimlerde pozitivist anlayışa karşı önerilen yeni, alternatif anlayışa “yorumsama, hermenötik yorumsamacı veya yorumcu yaklaşım ya da hermenötik yaklaşım” gibi adlar verilmekte ve bu anlayış, tek bir kişiye veya felsefeye değil de birçok düşünürün katkısına dayandırılmaktadır.

 

 

Bugün yorumsama terimi 1960’larda olduğu gibi yalnızca edebiyat, hukuk, ilahiyat ve siyaset gibi alanlardaki metinlerin yorumlanmasıyla ilgilenen çok özelleşmiş bir disiplini anlatan teknik bir terim değil, hem kuramsal bir yönelimi, hem felsefi bir disiplini, hem de bir akımı anlatmak için kullanılmaktadır. Yorumsamacı yaklaşım, psikoloji de içinde olmak üzere tüm beşeri bilimleri etkilemekte, eski anlayışlara ve çalışma tarzlarına yönelik eleştirilerin yanı sıra oldukça yaratıcı ve üretken farklı bakış açıları sunmaktadır. Yorumcu yaklaşımın en belirgin niteliklerinden birisi, “öznellik ve nesnellik” arasındaki karşıtlığı aşmaya çalışmasıdır. Bu yaklaşıma göre beşeri bilimlerde araştırma nesnesi de araştırmada kullanılan gereçler de kaçınılmaz olarak insan dünyasının kapsayıcı bağlamını oluşturur.

 

 

Yorumsamacı yaklaşıma göre insan varlığı, onu kuşatan anlamlar ağı tarafından belirlenir; herhangi bir insan tekini, bulunduğu anlamlar ağından çıkartarak bir tanıma, bir ifadeye yerleştirmeye çalışmak, daha baştan yöntemsel bir çıkmaza sürüklenmek demektir. Anlama verilen bu olağanüstü önem nedeniyle yorumsama, anlam yorumunun felsefesi veya kuramı diye çok kısaca formüle edilebilmektedir.

 

 

Varoluşçu yaklaşımdan farklı olarak yorumcu yaklaşımda kalkış noktası, insanın amaçlılık, niyetlilik gibi iç tanımlamaları değil tam da bu sözü edilen anlamlar ağıdır. Çünkü bu tanımlamalar da insanların kendi aralarında hep önceden oluştura geldikleri anlamlar dünyasına göre şekillenirler. İnsan ve yaşadığı dünya hiçbir zaman tümüyle aşılamayacak olan bir anlamlar dünyası değildir. Anlamlar yalnızca zihinlerimizde değil eylemlerimizde de bulunurlar.

 

 

Anlamlar, ne bireysel eylemler dizisine ne de bu eylemlere yön veren bireysel ruh hallerinin ve inançlarının toplamına indirgenebilir. Anlam, tüm bu özellikleriyle, ne tek bir kişiye aittir, ne de insandan bağımsız, somut olarak belirlenebilir bir niteliktedir; öznenin de nesnenin de arkasında anlam bulunur. Anlama merkezi bir konum veren yorumsamacı yaklaşım, bir anlam ağının içinde yaşayan insanın bu özelliklerinden yalıtılarak, dışsal etkenlerden korunarak, kontrollü bilimsel bir ortamda incelenebileceğini kabul etmez.

 

 

Tüm bu nedenlerle beşeri bilimler, yapısı gereği doğa bilimlerinden farklı olmalı, aynı kesinlik düzeyinde çalışamayacakları kabul edilmelidir. Bireye özgü anlamı, yâda insan dünyasını kuran “ortak anlamlar, pratikler ve semboller bütünü olan kültür dünyasındaki anlamı” anlamaya çalıştığımız zaman aslında yaptığımız yorumlarla ve yorumların yorumlarıyla uğraşmaktan ibarettir.

 

 

Yorumsamacı yaklaşım zaman zaman birbiriyle çatışan birçok görüşten ve felsefi düşünüşten oluşmaktadır. Onu oluşturan tüm görüş ve düşünceleri bir arada düşündüğümüzde yorumsamacı yaklaşımı Bleicher’in sınıflamasına dayanarak en genel hatlarıyla üç ana sınıfta incelememiz mümkündür:

(a) Yorumsamacı kuram,

(b) Yorumsamacı felsefe,

(c) Eleştirel yorumsamacılık.

 

 

Yorumsamacı Kuram en genel olarak bakıldığında yorumsamacı kuram veya yöntemsel yorumsama, pozitivist yöntem gibi “nesnel olgularla” uğraşmaz; araştırmacının ulaştığı anlamların kaçınılmaz biçimde içinde yaşamakta olduğu tarihsel-toplumsal yapıyla sıkı bağlantıları olduğuna inanır; olgu ile değerin, ayrıntı ve bağlamın, gözlem ile kuramın birbirinden ayrılamazlığını vurgular; nicelikselleştirmeyi, kontrollü deneyi önemsemez; incelediği fenomenlerin ayırt edici niteliklerini göstermek için tarafsız, nesnel bir söz dağarcığı arayışında değildir. Bunun yerine niteliksel betimlemeyi, benzeşimsel anlayışı ve öyküsel açıklama biçimlerini kullanır.

 

 

Tarihsel Yorumsamacılar, Pozitivizmin etkisiyle doğa bilimlerinin çalışmalarına öykünen beşeri bilimlerin başında tarih ve sosyoloji geliyordu. Birçok bakımdan farklılık taşımakla birlikte Comte, Marx ve Hegel, doğa bilimlerinin nesnelerinde olduğu gibi tarih ve toplum alanlarında da yasalar olduğunu ve kendilerinin bu yasaları bulduklarını veya bulacaklarını düşünüyorlardı. Ama onlardan çok daha önce Vico, tarihe ve topluma doğa bilimlerinden farklı bakılması gerektiğini “Yeni Bilim” kitabında yazmıştı. Vico’nun bu kitabı yayınladığı yıllarda hiçbir etki uyandırmamış ancak yüzyıl sonra Almanca’ya ve Fransızca’ya çevrilmişti.

 

 

Vico, zamanındaki doğa bilimlerine ve beşeri bilimlerine bakışı tersine çevirir. Ona göre doğru bilginin türeyeceği olgular akılcıların ve görgücülerin sandıkları gibi doğal olgular değil tarihsel ve toplumsal olgulardır. Çünkü doğanın aksine tarih ve toplum bizzat bizim yaptığımız ve neden olduğumuz, dolayısıyla doğrudan tanıma olanağına sahip olduğumuz bir şeydir; “bırakın tarihi ve toplumu incelerken doğa bilimlerine öykünmek gerekliliğini, doğa bilimleri kendi alanlarında bile doğruyu ele geçirmekten uzaktır” demektedir.

 

 

Vico, bu söyledikleriyle bir yandan kendisinden seksen yıl sonra Kant’ın yapacağı numen-fenomen ayrımını öncelerken bir yandan da doğa bilimleriyle beşeri bilimler arasında bir ayrım yapmanın ötesinde, doğru ve gerçek bilgiye daha yakın olma anlamında beşeri bilimlerle daha çok şans tanımıştır.

 

 

Vico, 1720’li yıllarda bunları yazarken, öte yandan 1800’lü yılların ortalarında Dilthey yorumsamayı bugün anladığımız anlamda doğa bilimlerinin yöntemine bir alternatif olarak, beşeri bilimlerin hizmetine sunan ilk kişi olacaktır. Dilthey, dışımızdaki dünyayı daha “nesnel” şekilde bilebileceğimiz şeklindeki pozitivist görgülcü epistemolojiye tam bir inançsızlık sergiler; o da Vico gibi dış dünyanın bizden bağımsız olamayacağı düşüncesindedir. Bizim, hisseden, isteyen, tasarlayıp amaçlayan, kendi tarihselliği içersinde başkalarıyla bir arada yaşarken oluşturduğumuz özümüz, dış dünyadan daha kesin bir veridir. Üstelik insan bir öz-bilince sahip olduğu gibi kendi öz-bilinci üzerine düşünebilme yeteneğine de sahiptir.

 

 

Doğa bilimlerinin epistemolojisi doğal olguları açıklamaya çalışır. Kendi başına bir anlam taşımakla ve bilgi ağacımızın gelişimine çok katkı sağlamakla birlikte, kendi köklerine kavuşabilmek ve daha sağlamlaşabilmek için yaşanılan dünyadaki ilke, değer, kural, norm, ide gibi tinsel öğeleri açıklamaya değil de anlamaya çalışan, tinsel bilimin epistemolojisine muhtaçtır.

 

 

Dilthey, kurmaya çalıştığı tinsel bilimlerin epistemolojisinin temelini, anlaşılmaya çalışılan tarihsel veya toplumsal olaylarda yer alan yaşamın tümüyle yakalanması için alabildiğine es-duyumsal yaşama olanağına dayandırmaktadır. Bu temele anlayıcı psikoloji adı da verilmektedir.

 

 

Betti’nin çalışması, yorumsamacı kuramın, bir yöntem olarak yorumsamanın en sofistike, çağdaş açılımını oluşturur. Daha çok Dilthey’in kavramlarını kullanan; kuramını E. Husserl’e ve yeni Kantçı Hartman’a dayandıran Betti, kendisine amaç olarak psikolojik kalıntıları seçmiştir. Bu nedenle de dikkatini yorumun nesnelliğine çevirmiştir.

 

 

Neredeyse tüm yorumsamacılar tarafından kabul edilen ve Kant’ın Kopernik Devrimi olarak anılan tezini, Dilthey gibi Betti de tartışmasız benimsemektedir. Bilgi, gerçekliğin edilgen bir aynası değildir; bilginin nesneleri bizim onu kavrama biçimimizce belirlenir. Aklın özerkliği, çift taraflı baskı altındadır. Değerler dünyası ne başlı başına görüngüsel ne de özneldir. Değerlerinde kendi yasaları gereğince işleyen ideal bir nesnellikleri vardır. Ancak özne bu kendine özgü bir özü ve varlığı bulunan değerleri kendi zihinsel aygıtı aracılığıyla bilincine ulaştırabilir ve bu yeni değerlerin katılmasıyla “ampirik kendilik” aşkınlaşır, toplumsal yaşama aktarılan değerler başkalarınca paylaşıldığında bu kez daha yüksek bir evrene sokulmuş olur.

 

 

Yukarıda bahsi geçen yorumsama kuramcıları, beşeri bilimler için doğa bilimlerine alternatif bir yöntem geliştirme gerekliliği konusunda anlaşmaya varmakla birlikte, yoruma ve anlama dayalı olarak çalışmasını istedikleri beşeri bilimlerde doğru yâda nesnel bilginin nasıl sağlanacağıyla ilgili ortak bir çözüm üretememektedirler.

 

 

Yorumsamacı Felsefe

 

 

Yorumsamacı yaklaşımın bu ikinci türüne ontolojik yorumsama da denir. Yorumsamanın bu tarzda kullanımı Heidegger’den gelmekte ve insan varoluşunun gerçek temelini sorun edinmektedir. Genel hatlarıyla yorumsamacı felsefe veya ontolojik yorumsama, dünyadaki temel varlık biçimimizin anlama ve yorumlama olduğu, varsayımından bağımsız bilgi bulunmadığı öncülünden hareket eder. Yorumsamacı felsefe, bilen özne ile incelenen nesneyi birbirinden ayıran Kartezyen felsefeyi sorgulamaya ve aşmaya çalışır. Kartezyen felsefeye göre nesnel olguların önyargısız ve tarafsız bir özne tarafından gözlemlenmesi olanaklıdır.

 

 

Dilthey, tinsel bilimlere özgü bir yöntem bulmaya ve bu bilimleri meşrulaştırmaya çalışırken oluşturduğu kuram, bir açmaz taşıyordu. Dilthey, bir yandan Vico’dan esinlenerek insanın tinsel yaşamının daha öncelikli olduğunu, anlamanın ancak yaşam balgamında olanaklı olabileceğini, yorumcunun kendisini anlamasının nesneye ilişkin önbilgisinin bilme sürecindeki önemini belirtiyor, bir yandan da tinsel bilimlerle doğa bilimlerinin eşit olduğunu söylüyordu. Dilthey’in bu açmazı, aslında Kartezyen özne nesne ayrımından kaynaklanmaktadır.

 

 

Heidigger’e göre ise beşeri bilimler için önerilen yöntemi epistemolojik düzeyde meşrulaştırabilmek için Dilthey’in yaptığı gibi tinsel varoluşu doğanın varoluşundan, açıklamayı, anlamadan ayırmaya gerek yoktur. Çünkü “anlama” insan varoluşunun dünya içindeki varlık olarak gerçekleştirmiş olduğu ilkesel başarıdır.

 

 

Heidegger’in tüm geleneksel metafiziklerin ötesine geçen bu yeni perspektifiyle birlikte anlama, aynı zamanda ontolojik bir nitelik kazanmıştır. Anlama, daha önceki felsefelerde olduğu gibi yaşam operasyonlarının karşıtında yer alan ve ondan sonra gelen zihinsel bir operasyon değil doğrudan doğruya insan yaşamının kendisinin ilksel bir varoluş biçimidir. Bir metni anlamanın anlayanın kendisini yansıtmasının yanı sıra bu yeni anlama sayesinde yeni bir zihin özgürlüğü kazanmış olduğunu da gösterir.

 

 

George Gadamer, günümüzdeki yorumsamacı felsefenin en önde gelen açıklayıcılarındandır. Gadamer’in birincil sorunu doğrudan doğruya Dilthey gibi beşeri bilimlerde bir reformasyonu gerçekleştirmek değil, Heidegger’in çalışmasının temel kavramlarından olan anlamanın ön-yapısı kavramının geliştirilmesi ve aydınlatılmasıdır. Gadamer’e göre hakikat ile yöntem arasındaki kopukluk tam bir skandaldır. Bu skandal modernliğin başarısızlığının ürünüdür ve onu simgelemektedir. Bilim tüm pratik yaşama egemen olmuştur. Bilimin egemenliği insanın her türlü uygulamasının her bir yönünü ayrı bir bilim dalı haline getirmiştir. Kuramsal bir kesinlik olmaksızın modern bir insan gündelik yaşamıyla ilgili en küçük kararları bile alamamaktadır. Bu skandalı aşabilmenin tek yolu Aristotales’i izleyerek, yitirilmiş geleneklerin yerine geçebilecek bir uygulama sorunları felsefesi geliştirmektir.




Ad - Soyad
:
E-Mail
:
Başlık
:
Yorum
:
Kalan Karakter Sayısı : 500